Dünyaya şekil veren coğrafya - 2

Bugünün dünyasını algılama biçimimizle dünya tarihini yorumlama biçimimiz farklılık gösterebilir. Coğrafyanın dünya milletlerinin gelişimine etkisi azalmış görünüyor. Ulaşım ve iletişimdeki gelişmeler, sağlıktaki iyileşmeler, makineleşme, yeni teknoloji gibi değişimler insanoğluna yeni pencereler açmış durumda. Bunlar coğrafyanın insana dayattığı şartları daralttı. Mesela dünyanın herhangi bir ülkesinde taşımacılık için insanlar artık bir nehre mecbur değil veya artık bir donanmaya sahip olmak için ağaca ihtiyaç duyulmuyor. Savaşlar göğüs göğüse olmuyor, piyadelerin büyük dağları aşarak fethe çıkması gerekmiyor, binlerce kilometre uzaktan atılan füzelerle devletler yıkılıyor.

Coğrafya yine de farklı boyutlarda önemini muhafaza ediyor. Coğrafi konum ülkeye stratejik önem kazandırabiliyor. Hem ülkenin kendi siyasetini hem de diğer ülkelerin o ülke üzerindeki siyasetini etkiliyor. Ya da üzerinde hüküm sürülen topraklar, altındaki zenginlikleriyle devletlere avantaj sağlıyor. Fakat petrol, değerli maden ve metaller açısından verimli topraklara sahip Afrika’da bu geçerli olmadı. Bugün Afrika cetvelle çizilmiş sınırlara sahip bir sömürü coğrafyası gibi. Bilinen meşhur dünya haritasında (mercator) ölçek olarak küçük görünen bu kıta aslında ABD, Çin ve Hindistan’ın toplam yüzölçümünden kat be kat büyük. İnsanlığın ilk çağlarına ev sahipliği yapsa da bugün dünyanın en fakir kıtası. Bu fakirliğin tarihinde coğrafi şartların etkisi mutlaka var. Tarıma elverişli olmayan geniş toprakların, taşımacılığa elverişsiz nehirlerin, sıcak iklimin getirdiği hastalıkların, evcilleştirilemeyen yabani hayvanların Afrika’nın tarihini etkilediği söyleniyor. Jared Diamond’a göre Afrikalılar zürafa eti yiyip gergedanlarla korunan ordular kurabilseydi Avrupalıları yenebilir ve bambaşka bir tarih yazılabilirlerdi. [1] Ama olmadı. Mısır gibi medeniyetlerin geliştiği Afrika, dünya çapında büyük bir güç çıkaramadı. Yani Afrika dünyayı etkisi altına alacak kadar büyük bir güce erişip güce erişim şartlarını kendi belirleyemedi. Dolayısıyla diğer güçlerin gelişimine engel olamadı. Kıta şimdilerde Avrupa, ABD ve Çin gibi büyük güçlerin etkisi altında. Dünya treninin son vagonlarında ilerliyor.

Afrika gibi İran ve Arap ülkelerinin içinde bulunduğu ve Batı gözünden Orta Doğu denen bölge de küresel güçlerin odak noktasında. Hatta Orta Doğu sömürü iştahının en yüksek olduğu bölge. Çünkü dünya üretimi için gerekli enerji arzının büyük bölümü buradan gerçekleşiyor. Stratejik önemi büyük ölçüde buradan geliyor. Akdeniz’i Hint Okyanusu’na bağlayan Süveyş Kanalı ve dünya petrol ticaretinin beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı bu bölgede. Akdeniz’de var olmak isteyen ülkeler Orta Doğu ülkeleriyle iyi geçinmek veya onları kontrol etmek zorunda. Çin, Hindistan ve Rusya gibi Asya güçlerinin Avrupa politikasında (veya tersi) hesaba katmak zorunda oldukları bir bölge Orta Doğu. Bu yüzden de savaşın asla eksik olmadığı bölge. Demografik çeşitlilik, etnik ve dini yapılar veya aşiretler arasındaki çekişme ve rekabet, küresel güçlere geniş müdahale alanları yaratıyor. Bu coğrafya, ABD’nin komünizm sonrası dünyaya düşman olarak tanıttığı İslami (!) terörün kaynağı olarak görülüyor. Maalesef semavi dinlerin doğum yeri olan bu coğrafya, tarihsel hınçlarla dolmuş durumda. Coğrafya, çok uzak olmayan geçmişte bu bölgeye büyük avantajlar sağlamıştı. Ne yazık ki petrol odaklı jeopolitik bölgeyi hedef haline getirdi.

[1] Tim Marshall (2018) “Coğrafya Mahkumları”, Epsilon Yayınevi.

Etiketler:

Tüm yazılar

1/3