Büyümenin maliyeti

Türkiye ekonomisi 2020 ikinci çeyrekte %9.9 daralmanın ardından aylık veriler itibarıyla toparlanma işaretleri gösteriyor. Temmuz ayında sanayi üretimi aylık bazda %4,4 oranında artarken, perakende satış endeksi %11,9, ciro endeksi %20,2 yükseldi. Ağustos ayında ekonomik güven endeksi bir önceki ayın 4,4 puan üzerinde gerçekleşti. Karantina önlemlerinin olduğu 2. çeyrekte bu verilerde çok ciddi düşüşler olmuş, ikinci çeyrek büyümesi negatif gelmişti. Dolayısıyla 30 Kasım’da açıklanacak 3. çeyrek büyümesi öncü veriler böyle devam ederse pozitif olacak.

Ekonomik büyüme Türkiye’de çok alıcı bulan bir veri... Siyasetin odağında bulunmasının sebebi bu. Büyüme var dendiği zaman sorunlar aslında yokmuş gibi muamele görüyor. Ekonomi politikaları büyüme olduğu sürece doğru kabul ediliyor. Fakat bu nereden baktığımıza bağlı. Türkiye, büyümek için hangi temel göstergelerden taviz veriyor, hangi başlıklarda fedakârlıkta bulunuyor, bunlardan kimler fayda görüyor, hangi kesimler zarara uğruyor bakmamız lazım. Ayrıca tüm bunların ne kadar sürdürülebilir olduğunu bilmeliyiz. Ekonominin çok boyutlu ve dinamik olması, büyümenin bir maliyeti olduğunu gösteriyor. Hatta ikinci çeyrekteki nispeten az daralmamızın bile bir maliyeti var. Büyümek için atılan adımların nasıl yan etkilere sahip olabileceğine bakalım.

Nisan’daki dip noktasından karantina önlemlerinin gevşetildiği Mayıs ayından sonra çıkılmış, belirli göstergelerde canlanma başlamıştı. Bunlar tüm ülkelerde olduğu gibi bizde de devletin ekonomiye müdahalesi ile olmuştu. Vergi ve prim alacaklarının ertelenmesi, nakit destekleri, ucuz kredi destekleri devletin en temel önlemleri oldu. Devletin gelirlerinden vazgeçmesi ve harcamalarını artırması yüksek bütçe açıklarını göze alması demek. Yani Türkiye’nin en güçlü tarafı olan mali disiplininden bir miktar taviz vermesi demek. Bu aslında tamamen yıkılmamanın (daha az daralmanın) maliyeti… Dibi gördükten sonra yapılacak her sıçramanın yani büyümenin ayrı bir maliyeti var. Bunun için ucuz kredi desteği en önemli enstrüman oldu. Kamu bankalarının konut ve taşıtta ucuz kredi desteği sağlaması ile hanehalkı harcamaları artırıldı. Tüketici kredilerinin de patlama yaşamasıyla ciddi bir harcama çılgınlığı başladı. Buna ertelenmiş harcamalar da dahil olunca Haziran ve Temmuz ayında büyümenin öncü göstergeleri canlandı. İlk bakışta iyi bir gelişme… Fakat bu gelişmeler enflasyon ve ithalat artışını beraberinde getirdi. Turizmdeki durgunluk ve yurt dışı finansman zorlukları eklenince ödemeler dengesi sıkıntıya girmiş oldu. Kurdaki yukarı yönlü baskı hızlandı. Kur ateşini söndürmek için Merkez Bankası ve kamu bankaları aracılığıyla yapılan müdahalelerin etkisi sınırlı oldu. TCMB rezervleri swaplar hariç eksiye düştü. Bu durum ülke riskini artırdı. Yurt dışı finansmanın maliyeti arttı. Kurdaki artış ayrıca enflasyonu besledi. Enflasyon TCMB’nin genişleyici para politikası sahasını daralttı. Ekonomi canlansın diye yapılan faiz indirimlerinde sona gelindi. Negatif reel faiz döviz çıkışlarına sebep oldu, döviz girişini baltaladı. Yani tüm sorunlar bir yumağa dönüştü. Toparlanmak için alınan önlemler yapısal bozukluklardan dolayı yan etki gösterdi. O yüzden, alıcısı çok olan büyüme verisinin bize nelere mal olduğunu cesaretle ortaya koyabilmeliyiz. Ekonomi çok boyutlu bir denge meselesi. Bulunduğumuz yer nereden baktığımıza bağlı… Yeniden dengeye oturduk, kazandık* derken aslında kaybetmiş olabiliriz.

Ek:

*Büyük maliyetlerle kazanılan zaferleri anlatan iyi bir kavram var: Pirus zaferi...

"Pirus zaferi, yıkıcı büyüklükte kayıplar pahasına kazanılan bir zafer. Kazanılan zaferin verilen kayıplardan sonra anlamsız hale gelmesini ifade eder. MÖ 280 ve MÖ 279 yıllarında Grek kolonisi Tarentum Kralı Pirus Roma'ya saldırır ve ne pahasına olursa olsun savaşı kazanmak için her şeyini feda eder." (Wikipedia)

Tüm yazılar

1/3