Dönemler VIII - Sonuç: Zihinsel dönüşüm

Dönemler yazı dizisinde Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak dönemleri ana hatlarıyla incelemeye çalıştım. Türkiye’nin geçirdiği zor zamanları hatırladık. Fakat ülkemiz her zorluğu aşmasını bildi. Krizlerle yüzleşti, atlattı. Dönemler değişti, aktörler değişti, politika değişti. Türkiye her dönem yenilendi. Bugün farklı bir dünya, farklı bir Türkiye var. Şartlar yine değişiyor. 2020 yılının en büyük gündemi koronavirüs oldu, dünyayı değişime zorladı. Yeni bir dönemin taşlarının döşendiği yıllar içerisindeyiz. Biz de değişeceğiz. Peki nasıl ve ne yönde değişeceğiz? Türkiye’nin Başkanlık sistemiyle başlayan dönüşümünün başarıyla devam etmesi için siyasi, kurumsal ve ekonomik olarak ne gibi reformlara ihtiyacı olacağını incelemek gerekiyor. Bu yazıda Türkiye’nin virüs sonrası dünyaya uyum sağlamak için zihinsel olarak nasıl bir pozisyon alması gerektiğini inceleyeceğim.

Öncelikle dünyanın nereden nereye geldiğine bakalım. Artık herkes koronavirüs salgını ile dünyada yeni bir küresel düzen oluştuğunu kabul ediyor. Uzun yıllar önce iki büyük ekonomik güç olan ABD ve Çin arasında ciddi bir mücadele başlamıştı. Askeri stratejik, teknolojik ve ticari üstünlük üzerinden bir savaş veriliyordu. ABD’nin ticari üstünlüğünün Çin’e kayması sonrası hem stratejik hem de teknolojik üstünlükte de terazi Çin lehine değişmeye başlıyordu. Tüm bunlar ABD öncülüğünden başlayan küreselleşmenin Çin lehine gelişmesinin bir sonucu oldu. Çin’in ucuz ve muazzam sayıda iş gücü, ülkeyi kitlesel üretim merkezi haline getirmişti. Doğal olarak ticari bir merkeze dönüştü. Bu durumun ABD’nin stratejik üstünlüğünü tehdit eder hale gelmesi ABD iç siyasetinde dengeleri değiştirdi. Trump’ın temsil ettiği, ülke sınırları içinde üretim/yerli ekonomi modeli öne çıktı. Bu etkiler, 2009 krizinden beri süren ekonomik cansızlığın etkisiyle birleşince devleti ekonomide öne çıkmaya itti. Öte yandan Orta Doğu’da başlayan savaşların mülteci krizini büyütmesi Avrupa’da toplumsal bir tepki yaratırken, bu durum ABD’nin milliyetçi politikalarını da besledi. Trump’ın seçim kampanyasında Meksika’dan göçlere yönelik söylemlerinde bu siyaset öne çıktı. Yani devletler toplumların milliyetçi tepkilerini içselleştirdi, devlet siyasetine dönüştürdü. Politikaların arka planında her zaman olan ama söylemde öne çıkmayan milliyetçilik artık söylemleri de ele geçirmeye başladı. Gelişen milliyetçilik, küreselleşmenin kurumlarını sorgular hale geldi. Avrupa Birliği gibi üst birliklerin birliğin öncüsü devletlerin çıkarlarına daha fazla hizmet ettiği gerekçesi, üye ülkelerde şüpheleri artırdı. Brexit yaşandı. Ekonomi ve siyasette karmaşık ve birbirini sürekli besleyen olayların üzerine bir de virüs salgını başladı. Dünyada devlet merkezli siyasetin önünü daha da açıldı. Liberalizmin önerdiği “küçük devlet”in başarısız olduğu görüldü. Uluslararası ilişkilerin baş aktörü devletler, küreselleşmeyle zayıflayan güçlerini geri kazanma yoluna girişti. Küresel şirketlerin hakimiyeti zayıflatıldı. Sivil toplum “out” oldu. Türkiye de bunu gördü. Devlet merkezli milliyetçi siyaset güçlendi. Çoğu ülkedeki gibi iç siyasette milliyetçi söylemler ağırlık kazanırken, ekonomi ve ticarette yerli/korumacı eğilimler belirginleşti.

90 öncesi “liberal kapitalizm” ile “Sovyet sosyalizmi” arasındaki “siyasi” mücadele bugün “Çin ve destekçileri” ile “Çin karşıtları” arasındaki “ekonomik” mücadeleye dönüşüyor. Fakat siyasi arka plan değişmiyor. Ülkelere sınırlarını hatırlatan bu yeni mücadele ekonomi üzerinde yaşanıyor. Batı'da liberal kapitalizm ülke sınırlarına çekilerek güç toplayacak. “Çin karşıtları” dediğim blok Çin’in küreselleşmeden sağladığı faydayı bölmek isteyen taraf. Bu tarafın bayraktarlığını Trump yapıyor. Çin’in üretim ve ticaret merkezi haline gelmesinden fazlasıyla zarar görmüş ülkeler bu blokta olmak istiyor. ABD kendi ekonomisini güçlendirmek istediği gibi Çin’i de zayıflatmak istediği için bu bloğu destekleyecek. Dolayısıyla ABD kendisi milliyetçiliğe sarılırken bu zamana kadar yok etmek istediği milliyetçiliğin ilerlemesine engel olamaz. Bu vesileyle Türkiye’de ABD ve AB etkisiyle sürekli dışlanan milliyetçi siyaset gelişecek. Zaten Türkiye bunu gördü ve adapte oluyor. Düşmanlık değil küresel rekabet üzerine kurgulanmış milliyetçi siyaset uluslararası ilişkilere zarar vermez. Çünkü bu “kimlik siyaseti” değil “kimliğimizle siyaset” anlamına geliyor. Milliyetçilik bölgesel işbirlikleri geliştirilmesine engel olmadığı gibi ikili ticaret anlaşmaları yapmaya, ekonomide, finansta, ticarette, dış politikada yeni ortaklıklar geliştirmeye de engel değil. “Hep ben kazanacağım” diyenlere karşı “hayır, hep beraber kazanacağız” diyebilmek milliyetçilikle mümkün. Zihinsel dönüşümün temelinde bu var. Bu zihinsel dönüşümün gerekli kıldığı siyasi dönüşümü bir sonraki yazıda inceleyeceğim.

Serinin Yazıları

Dönemler I – Cumhuriyetin ilk yılları (1923-1929)

Dönemler II – Devletçilik ve savaş ekonomisi (1930-1946)

Dönemler III – Yeniden liberalleşme ve yeni dünyaya katılım (1946-1960)

Dönemler IV - Planlı ekonomi (1960-1980)

Dönemler V – Küresel ekonomiye entegrasyon (1980-2001)

Dönemler VI - Ak Parti'nin liberal demokrasi dönemi (2002-2016)

Dönemler VII – Başkanlık sistemine giden süreç ve sonrası (2016- …)

Dönemler VIII – Sonuç: Zihinsel dönüşüm

Dönemler IX – Sonuç: Siyasi dönüşüm

Dönemler X – Sonuç: Ekonomik dönüşüm

İlgili Yazılar

Salgın notları II - Küreselleşmenin sonu mu, resetlenmesi mi? (02/04/2020)

Küresel resesyona karşı yeni önlemler (12/09/2019)

ABD ve Çin'in ticaret ve teknoloji mücadelesi (19/06/2019)

Sınırları aşan Türk milliyetçileri (05/05/2019)

Irkçılığa karşı savaşta milliyetçilik (21/03/2019)

Tüm yazılar

1/3